« Önceki | Sonraki »

18/7/2007

Dolmuş Kültürü...

“Birbirimizi omuzlaya omuzlaya bindik tekerlekli konserve kutusuna...”

 

Bu ulaşım şekli gerçekten bir kültürün yansıması artık buna karar verdim.

 

Kalabalığı yara yara en köşede ki boş koltuğa oturmaya çalışmak, gideceğim mesafeyi yürüyerek gitmekten daha zor...  Binmek dert, inmek ayrı bir dert... İneceğin yer için  on dakika önceden ayağa kalkıp, insanlara, kapıya ulaşabilmek için ricacı olup ve şöföre de ineceğin noktanın koordinatlarını, yüz-ikiyüz metrelik yanılma payı ile bildirebildiysen ve kolunu ya da bacağını o havalı kapıya sıkıştırmadan kendini kaldırıma atabildiysen, gün içerisinde başına gelebilecek en kötü olay, tekrar bir dolmuşa binmek olacaktır...

 

O ne enteresan bir tasarım, start almış atlet gibidir dolmuşun seyir halinde ki duruşu...

 

Onüç-ondört oturma kapasiteli bir araca, en az yirmibeş kişiyi sığdırmak, matematik alanında yüksek lisans yapmış bir arkadaşın bile harcı değildir... Çocukluğumdan beri merak ederdim, hani o meşhur “ beş fili bir vosvosa nasıl sığdırırsınız” sorusu vardır ya hemen hemen hepimizin bildiği, işte o sorunun cevabına eğer ”üçü arkaya ikisi öne” diyorsanız yanılırsınız, doğru cevap  “ en yakın dolmuş şöförünü çağırırsınız, o bi el atar , işlem tamam”  olmalı.

Neyse, itiş kakış bindik, şanslıysak yerleştik diyelim, sıra geldi ücreti ödemeye. Ricacı olma faslı tekrar başlıyor (aman dikkat:burada insan ilişkileri çok ama çok önemli):

-Hanımefendi rica etsem bi Bostancı iletebilir misiniz?

-e kardeşim binerken niye vermiyosun!....

-Kusura bakmayın, zaten zor bindim, malum görüyorsunuz nasıl verseydim?

-Binerken bana mı sordun!

-         e ama sizdeeee.....

..............................................

Bu tartışma dakikalarca devam etti... Neymiş, benim mikroplu parama dokunmak zorunda değilmiş de, dolmuşun da bi adabı bi kültürü varmış da, binerken vermeliymişim de........  En ön koltukda ki yaşlı amca sağolsun dayanamadı, duruma müdehale etti:

 

-Yavrum, kızcağız sadece ücretini uzattı, burda böyle napalım... Ücret uzatmıycaksan taksiye binseydin...

-Sen kim oluyosunda bana “yavrum” diyorsun, terbiyesiz, ahlaksız herifff.........

..................................

Zaten yorulmuşum, uğraşamayacağım, duymazdan geldim, en son bıraktığımda yaşlı amca, bayan ve dolmuşun diğer sakinleri, şiddetli bi tartışma içerisine girmişti,  param da bir şekilde iletildi.

 

Bu ülkede malzeme bulabilmek için Cem Yılmaz ya da Beyaz olmaya gerek yok, sıradan bir vatandaş bir günlük dolmuş hikayesi ile mizah dergisinde haftalık köşe yapabilir....

 

İneceğim yerin koordinatlarını zamanında verdim ve  bir sokak fark ile günü kurtardım... Kapıdan fırlattım kendimi...  Daha oksijene ciğerlerim alışmadan  Doouuttttttt, havalı korna sesi, kulaklara düşman!  E pes yani...... Ne diyeyim artık, kalan sağlar şöförün....

 

Bir süre şu cümleyi duymak istemiyorum:

“Arkaya ilerleyelim beyler, merdivende durmayın...”

Görünüş o ki daha uuzuuunnnn yıllar, bu cümle ile dost olacağız....

 

Dolmuş kültürünün hayatımızdan çıkıp gitmesi dileği ile.......

 

18/7/2007

Dolmuş Kültürü...

 

 

“Birbirimizi omuzlaya omuzlaya bindik tekerlekli konserve kutusuna...”

 

Bu ulaşım şekli gerçekten bir kültürün yansıması artık buna karar verdim.

 

Kalabalığı yara yara en köşede ki boş koltuğa oturmaya çalışmak, gideceğim mesafeyi yürüyerek gitmekten daha zor...  Binmek dert, inmek ayrı bir dert... İneceğin yer için  on dakika önceden ayağa kalkıp, insanlara, kapıya ulaşabilmek için ricacı olup ve şöföre de ineceğin noktanın koordinatlarını, yüz-ikiyüz metrelik yanılma payı ile bildirebildiysen ve kolunu ya da bacağını o havalı kapıya sıkıştırmadan kendini kaldırıma atabildiysen, gün içerisinde başına gelebilecek en kötü olay, tekrar bir dolmuşa binmek olacaktır...

 

O ne enteresan bir tasarım, start almış atlet gibidir dolmuşun seyir halinde ki duruşu...

 

Onüç-ondört oturma kapasiteli bir araca, en az yirmibeş kişiyi sığdırmak, matematik alanında yüksek lisans yapmış bir arkadaşın bile harcı değildir... Çocukluğumdan beri merak ederdim, hani o meşhur “ beş fili bir vosvosa nasıl sığdırırsınız” sorusu vardır ya hemen hemen hepimizin bildiği, işte o sorunun cevabına eğer ”üçü arkaya ikisi öne” diyorsanız yanılırsınız, doğru cevap  “ en yakın dolmuş şöförünü çağırırsınız, o bi el atar , işlem tamam”  olmalı.

Neyse, itiş kakış bindik, şanslıysak yerleştik diyelim, sıra geldi ücreti ödemeye. Ricacı olma faslı tekrar başlıyor (aman dikkat:burada insan ilişkileri çok ama çok önemli):

-Hanımefendi rica etsem bi Bostancı iletebilir misiniz?

-e kardeşim binerken niye vermiyosun!....

-Kusura bakmayın, zaten zor bindim, malum görüyorsunuz nasıl verseydim?

-Binerken bana mı sordun!

-         e ama sizdeeee.....

..............................................

Bu tartışma dakikalarca devam etti... Neymiş, benim mikroplu parama dokunmak zorunda değilmiş de, dolmuşun da bi adabı bi kültürü varmış da, binerken vermeliymişim de........  En ön koltukda ki yaşlı amca sağolsun dayanamadı, duruma müdehale etti:

 

-Yavrum, kızcağız sadece ücretini uzattı, burda böyle napalım... Ücret uzatmıycaksan taksiye binseydin...

-Sen kim oluyosunda bana “yavrum” diyorsun, terbiyesiz, ahlaksız herifff.........

..................................

Zaten yorulmuşum, uğraşamayacağım, duymazdan geldim, en son bıraktığımda yaşlı amca, bayan ve dolmuşun diğer sakinleri, şiddetli bi tartışma içerisine girmişti,  param da bir şekilde iletildi.

 

Bu ülkede malzeme bulabilmek için Cem Yılmaz ya da Beyaz olmaya gerek yok, sıradan bir vatandaş bir günlük dolmuş hikayesi ile mizah dergisinde haftalık köşe yapabilir....

 

İneceğim yerin koordinatlarını zamanında verdim ve  bir sokak fark ile günü kurtardım... Kapıdan fırlattım kendimi...  Daha oksijene ciğerlerim alışmadan  Doouuttttttt, havalı korna sesi, kulaklara düşman!  E pes yani...... Ne diyeyim artık, kalan sağlar şöförün....

 

Bir süre şu cümleyi duymak istemiyorum:

“Arkaya ilerleyelim beyler, merdivende durmayın...”

Görünüş o ki daha uuzuuunnnn yıllar, bu cümle ile dost olacağız....

 

Dolmuş kültürünün hayatımızdan çıkıp gitmesi dileği ile.......

 

16/7/2007

"EMO BOY" lar...!

 

 

Nasıl bir duygusallık sergiliyorlar acaba?

 

Okan Bayülgen bu haftasonu  "makina" sını kullanırken, nelere değindi, ve kanayan hangi yaralarımızı deşti..

 --------

Cumartesi gecesi Okan Bayülgen'in "Makina" sını izlerken, enteresan bir grup dikkatimi çekti, Dikkatimi çekti kelimesi belki hata, Okan, bu gençleri gözümüze soktu, adeta "bakın gençlik nereye gidiyor" dercesine. Kenarından ayırılmış ve bol miktarda jöle ile bir gözü kapatacak şekilde sağa doğru yatırılmış, sağdan soldan şekilsizce uzamış ve "imaj" ları olduğu savunulan saç biçimleri ile EMO BOY lar , kendilerine bu fırsat verildiği halde , misyonlarını dahi izah edemeden kikirdeyerek bir köşede oturdular ... Ama kendileri ile ilgili çok da önemli bir detay öğrendik "normalde biseksüel olurlarmış, ama onlar delikanlıymış"!!!.en az "Güzel ve Dahi" gibi kadınları aşağılayan ve bence kesinlikle danışıklı döğüş olan ve bir an önce toplumun iyiliği için yayından kaldırılması gereken program kadar enteresan ve nereye gidiyoruz acaba dedirtecek kadar da düşündürücü idi her ikisi de...

EMO BOY 'lar, duygusal çocuklarmış, kikirdemek duygusallık ise evet sanırım duygusallar, ancak ifade yetenekleri sıfır. Ayrıca Neden adları " EMO BOY" bunu anlamak da zor. Yaşantımıza illa yabancı uyruklu kelimeleri sokunca daha mı karizmatik bir imzaya sahip oluyoruz acaba. Tamam anladık duygusalsınız.. Hatta ve hatta ötesisiniz! Ve olmazsanız bilmem yaşantımızda neler eksik olur!! Ve aileleriniz sizi orada izlerken acaba neler hissettiler?

Gelelim "Güzel ve Dahi " adlı sözüm ona yarışma programına, burada iki alternatif mevcut, ya genç kızların en seçme olanlarını tutup çıkarmışlar aptallık konusunda, ya da bu yarışma yüzde yüz danışıklı döğüş. Ancak merak ediyorum hangi kadın aptal'ı oynamak ister milyonların karşısında, bu yarışmanın süpekülasyonlarını duymuştum ancak ilk defa Makina da izledim ve hayretler içinde kaldım. RTÜK kesinlikle duruma el koymalı ve hemen yayından kaldırmalı. Medeni olalım, gelişelim, bilgi ve kültür seviyemizi arttıralım derken böyle aptalca! bir duruma danışıklı olarak maruz kalmaya benim gönlüm razı olmuyor. Hayır beyler-bayanlar, reyting yapmanız için ,böyle bir konuma biz kadınları koyamazsınız!!! Üstelik bu da yetmiyormuş gibi bu kızlar her bilemedikleri soru için masanın tepesine çıkıp minicik etekleri ve leylek gibi bacaklarıyla dans gösterisi yapmaktan da gayet memnunlar, acaba masaya çıkıp dans ederek kendilerini göstermek için mi aptalı oynayarak sorulara yanlış cevaplar veriyorlar, bunu da merak ettim.Ya masanın dibinde oturan bilgili ve mazbut, başını asla kızlar oynarken yukarı kaldırmayan ve gözlerini kaçıran delikanlılara ne demeli?!!!. Sizler de çok akıllısınız değil mi? Danışıklı akıllılardansınız belkide!

Evet kızlar, açıkca söylüyorum sizler aptalsınız, olmasanız bile aptalı oynadığınız için aptalsınız. Ve sizler Duygusal Çocuklar, bırakın bu duygusallık hikayelerini, kırıtıp kikirdeşmeyi de hayatta ayakta kalmayı başaracak işlere imza atın, emin olun tarzınız karın doyurmayacak...

 

16/7/2007

"IMO BOY" lar...!

 

 

Nasıl bir duygusallık sergiliyorlar acaba?

 

Okan Bayülgen bu haftasonu  "makina" sını kullanırken, nelere değindi, ve kanayan hangi yaralarımızı deşti..

 --------

Cumartesi gecesi Okan Bayülgen'in "Makina" sını izlerken, enteresan bir grup dikkatimi çekti, Dikkatimi çekti kelimesi belki hata, Okan, bu gençleri gözümüze soktu, adeta "bakın gençlik nereye gidiyor" dercesine. Kenarından ayırılmış ve bol miktarda jöle ile bir gözü kapatacak şekilde sağa doğru yatırılmış, sağdan soldan şekilsizce uzamış ve "imaj" ları olduğu savunulan saç biçimleri ile IMO BOY lar , kendilerine bu fırsat verildiği halde , misyonlarını dahi izah edemeden kikirdeyerek bir köşede oturdular ... Ama kendileri ile ilgili çok da önemli bir detay öğrendik "normalde biseksüel olurlarmış, ama onlar delikanlıymış"!!!.en az "Güzel ve Dahi" gibi kadınları aşağılayan ve bence kesinlikle danışıklı döğüş olan ve bir an önce toplumun iyiliği için yayından kaldırılması gereken program kadar enteresan ve nereye gidiyoruz acaba dedirtecek kadar da düşündürücü idi her ikisi de...

IMO BOY 'lar, duygusal çocuklarmış, kikirdemek duygusallık ise evet sanırım duygusallar, ancak ifade yetenekleri sıfır. Ayrıca Neden adları " IMO BOY" bunu anlamak da zor. Yaşantımıza illa yabancı uyruklu kelimeleri sokunca daha mı karizmatik bir imzaya sahip oluyoruz acaba. Tamam anladık duygusalsınız.. Hatta ve hatta ötesisiniz! Ve olmazsanız bilmem yaşantımızda neler eksik olur!! Ve aileleriniz sizi orada izlerken acaba neler hissettiler?

Gelelim "Güzel ve Dahi " adlı sözüm ona yarışma programına, burada iki alternatif mevcut, ya genç kızların en seçme olanlarını tutup çıkarmışlar aptallık konusunda, ya da bu yarışma yüzde yüz danışıklı döğüş. Ancak merak ediyorum hangi kadın aptal'ı oynamak ister milyonların karşısında, bu yarışmanın süpekülasyonlarını duymuştum ancak ilk defa Makina da izledim ve hayretler içinde kaldım. RTÜK kesinlikle duruma el koymalı ve hemen yayından kaldırmalı. Medeni olalım, gelişelim, bilgi ve kültür seviyemizi arttıralım derken böyle aptalca! bir duruma danışıklı olarak maruz kalmaya benim gönlüm razı olmuyor. Hayır beyler-bayanlar, reyting yapmanız için ,böyle bir konuma biz kadınları koyamazsınız!!! Üstelik bu da yetmiyormuş gibi bu kızlar her bilemedikleri soru için masanın tepesine çıkıp minicik etekleri ve leylek gibi bacaklarıyla dans gösterisi yapmaktan da gayet memnunlar, acaba masaya çıkıp dans ederek kendilerini göstermek için mi aptalı oynayarak sorulara yanlış cevaplar veriyorlar, bunu da merak ettim.Ya masanın dibinde oturan bilgili ve mazbut, başını asla kızlar oynarken yukarı kaldırmayan ve gözlerini kaçıran delikanlılara ne demeli?!!!. Sizler de çok akıllısınız değil mi? Danışıklı akıllılardansınız belkide!

Evet kızlar, açıkca söylüyorum sizler aptalsınız, olmasanız bile aptalı oynadığınız için aptalsınız. Ve sizler Duygusal Çocuklar, bırakın bu duygusallık hikayelerini, kırıtıp kikirdeşmeyi de hayatta ayakta kalmayı başaracak işlere imza atın, emin olun tarzınız karın doyurmayacak...

 

16/7/2007

"IMO BOY" lar...!

 

 

Nasıl bir duygusallık sergiliyorlar acaba?

 

Okan Bayülgen bu haftasonu  "makina" sını kullanırken, nelere değindi, ve kanayan hangi yaralarımızı deşti..

 ----------------------

Cumartesi gecesi Okan Bayülgen'in "Makina" sını izlerken, enteresan bir grup dikkatimi çekti, Dikkatimi çekti kelimesi belki hata, Okan, bu gençleri gözümüze soktu, adeta "bakın gençlik nereye gidiyor" dercesine. Kenarından ayırılmış ve bol miktarda jöle ile bir gözü kapatacak şekilde sağa doğru yatırılmış, sağdan soldan şekilsizce uzamış ve "imaj" ları olduğu savunulan saç biçimleri ile IMO BOY lar , kendilerine bu fırsat verildiği halde , misyonlarını dahi izah edemeden kikirdeyerek bir köşede oturdular ... Ama kendileri ile ilgili çok da önemli bir detay öğrendik "normalde biseksüel olurlarmış, ama onlar delikanlıymış"!!!.en az "Güzel ve Dahi" gibi kadınları aşağılayan ve bence kesinlikle danışıklı döğüş olan ve bir an önce toplumun iyiliği için yayından kaldırılması gereken program kadar enteresan ve nereye gidiyoruz acaba dedirtecek kadar da düşündürücü idi her ikisi de...

IMO BOY 'lar, duygusal çocuklarmış, kikirdemek duygusallık ise evet sanırım duygusallar, ancak ifade yetenekleri sıfır. Ayrıca Neden adları " IMO BOY" bunu anlamak da zor. Yaşantımıza illa yabancı uyruklu kelimeleri sokunca daha mı karizmatik bir imzaya sahip oluyoruz acaba. Tamam anladık duygusalsınız.. Hatta ve hatta ötesisiniz! Ve olmazsanız bilmem yaşantımızda neler eksik olur!! Ve aileleriniz sizi orada izlerken acaba neler hissettiler?

Gelelim "Güzel ve Dahi " adlı sözüm ona yarışma programına, burada iki alternatif mevcut, ya genç kızların en seçme olanlarını tutup çıkarmışlar aptallık konusunda, ya da bu yarışma yüzde yüz danışıklı döğüş. Ancak merak ediyorum hangi kadın aptal'ı oynamak ister milyonların karşısında, bu yarışmanın süpekülasyonlarını duymuştum ancak ilk defa Makina da izledim ve hayretler içinde kaldım. RTÜK kesinlikle duruma el koymalı ve hemen yayından kaldırmalı. Medeni olalım, gelişelim, bilgi ve kültür seviyemizi arttıralım derken böyle aptalca! bir duruma danışıklı olarak maruz kalmaya benim gönlüm razı olmuyor. Hayır beyler-bayanlar, reyting yapmanız için ,böyle bir konuma biz kadınları koyamazsınız!!! Üstelik bu da yetmiyormuş gibi bu kızlar her bilemedikleri soru için masanın tepesine çıkıp minicik etekleri ve leylek gibi bacaklarıyla dans gösterisi yapmaktan da gayet memnunlar, acaba masaya çıkıp dans ederek kendilerini göstermek için mi aptalı oynayarak sorulara yanlış cevaplar veriyorlar, bunu da merak ettim.Ya masanın dibinde oturan bilgili ve mazbut, başını asla kızlar oynarken yukarı kaldırmayan ve gözlerini kaçıran delikanlılara ne demeli?!!!. Sizler de çok akıllısınız değil mi? Danışıklı akıllılardansınız belkide!

Evet kızlar, açıkca söylüyorum sizler aptalsınız, olmasanız bile aptalı oynadığınız için aptalsınız. Ve sizler Duygusal Çocuklar, bırakın bu duygusallık hikayelerini, kırıtıp kikirdeşmeyi de hayatta ayakta kalmayı başaracak işlere imza atın, emin olun tarzınız karın doyurmayacak...

 

16/7/2007

"IMO BOY" lar...!

 

 

Nasıl bir duygusallık sergiliyorlar acaba?

 

Okan Bayülgen bu haftasonu  "makina" sını kullanırken, nelere değindi, ve kanayan hangi yaralarımızı deşti..

 ----------------------

Cumartesi gecesi Okan Bayülgen'in "Makina" sını izlerken, enteresan bir grup dikkatimi çekti, Dikkatimi çekti kelimesi belki hata, Okan, bu gençleri gözümüze soktu, adeta "bakın gençlik nereye gidiyor" dercesine. Kenarından ayırılmış ve bol miktarda jöle ile bir gözü kapatacak şekilde sağa doğru yatırılmış, sağdan soldan şekilsizce uzamış ve "imaj" ları olduğu savunulan saç biçimleri ile IMO BOY lar , kendilerine bu fırsat verildiği halde , misyonlarını dahi izah edemeden kikirdeyerek bir köşede oturdular ... Ama kendileri ile ilgili çok da önemli bir detay öğrendik "normalde biseksüel olurlarmış, ama onlar delikanlıymış"!!!.en az "Güzel ve Dahi" gibi kadınları aşağılayan ve bence kesinlikle danışıklı döğüş olan ve bir an önce toplumun iyiliği için yayından kaldırılması gereken program kadar enteresan ve nereye gidiyoruz acaba dedirtecek kadar da düşündürücü idi her ikisi de...

IMO BOY 'lar, duygusal çocuklarmış, kikirdemek duygusallık ise evet sanırım duygusallar, ancak ifade yetenekleri sıfır. Ayrıca Neden adları " IMO BOY" bunu anlamak da zor. Yaşantımıza illa yabancı uyruklu kelimeleri sokunca daha mı karizmatik bir imzaya sahip oluyoruz acaba. Tamam anladık duygusalsınız.. Hatta ve hatta ötesisiniz! Ve olmazsanız bilmem yaşantımızda neler eksik olur!! Ve aileleriniz sizi orada izlerken acaba neler hissettiler?

Gelelim "Güzel ve Dahi " adlı sözüm ona yarışma programına, burada iki alternatif mevcut, ya genç kızların en seçme olanlarını tutup çıkarmışlar aptallık konusunda, ya da bu yarışma yüzde yüz danışıklı döğüş. Ancak merak ediyorum hangi kadın aptal'ı oynamak ister milyonların karşısında, bu yarışmanın süpekülasyonlarını duymuştum ancak ilk defa Makina da izledim ve hayretler içinde kaldım. RTÜK kesinlikle duruma el koymalı ve hemen yayından kaldırmalı. Medeni olalım, gelişelim, bilgi ve kültür seviyemizi arttıralım derken böyle aptalca! bir duruma danışıklı olarak maruz kalmaya benim gönlüm razı olmuyor. Hayır beyler-bayanlar, reyting yapmanız için ,böyle bir konuma biz kadınları koyamazsınız!!! Üstelik bu da yetmiyormuş gibi bu kızlar her bilemedikleri soru için masanın tepesine çıkıp minicik etekleri ve leylek gibi bacaklarıyla dans gösterisi yapmaktan da gayet memnunlar, acaba masaya çıkıp dans ederek kendilerini göstermek için mi aptalı oynayarak sorulara yanlış cevaplar veriyorlar, bunu da merak ettim.Ya masanın dibinde oturan bilgili ve mazbut, başını asla kızlar oynarken yukarı kaldırmayan ve gözlerini kaçıran delikanlılara ne demeli?!!!. Sizler de çok akıllısınız değil mi? Danışıklı akıllılardansınız belkide!

Evet kızlar, açıkca söylüyorum sizler aptalsınız, olmasanız bile aptalı oynadığınız için aptalsınız. Ve sizler Duygusal Çocuklar, bırakın bu duygusallık hikayelerini, kırıtıp kikirdeşmeyi de hayatta ayakta kalmayı başaracak işlere imza atın, emin olun tarzınız karın doyurmayacak...

 

11/7/2007

Ortaköy Faciası...

“Unutulmuş birer birer eski dostlar eski dostlar, ne bir selam ne bir haber, eski dostlar eski dostlar,

Hayal mayal düşler gibi, uçup giden kuşlar gibi, yosun tutan taşlar gibi eski dostlar eski dostlar…”

 

Yıl 1994,

Tuzla Teknik Lisesi ,Lise son öğrencisiyiz, bilen bilir bizim okul o yıllarda gestapo kampı gibiydi, kapıdan girerken, çoraptan tutun da, jöle kontrolüne kadar yapılırdı. Sabah sekiz akşam beş arası  kamptaydık, ayrıca yatılı bir okuldu ama başka illerden gelen erkek öğrenciler için, biz kızlar her gün servisle evimize gider gelirdik ki zaten başka doğru düzgün ulaşım aracı yoktu, ya trene binmek için uzuuun ca bir yol yürümemiz ya da saatlerce dolmuş beklememiz gerekirdi.Tabii okuldan kaçmayı başarabilene...! Salı günleri öğleden sonra derslerimiz boş, normalde bizden beklenen, okulun spor salonunda basket maçı yapmamız ya da masa tenisi filan oynamamızdı. Her zaman da bu faaliyetler iç açmıyordu ve biz de ısrarla her Salı allem edip kallem edip okuldan kaçmayı becerebiliyorduk, hem de kalabalık bir grup olarak… Bulduğumuz bir tuvalet ya da bir mağazanın kabininde eteklerimizi bizim için o günlerde inanılmaz özgürlük anlamına gelen kot pantalonlarımıza değişir ve dünya bizden sorulurmuş edası ile o vakitler henüz sahil yolu geçmeyen  Pendik sahiline  koşar , sandal kiralar, midye tava, kokoreç, bira filan alır, sahilden buruna kadar açılır ve kendimize yeni bir dünya yaratırdık aklımızca…

 

Yine böyle bir Salı günü, sandal kiralamak yerine ortaköye gidip kafa çekmeyi aklımıza koyduk ve gittik de.. Çocuk aklı işte, cüzdanımızda ki parayı hesap edemeden bir restorana girdik. Eğlencenin bini bir para.  Erkek arkadaşlarımız babasından gördüğü usulde rakı içmeye çabalayarak bize hava atma çalışmalarını sürdürürken, biz de boş durmayıp kim bilir kaçıncı şarap şişesini bitirmiştik. Kalkma saatimiz geldi hesabı istedik , o günlerin parası ile 500 bin lira hesap geldi. Bu hesap bizi ayıltmaya yetti. Öğrenciyiz o para ne gezer bizde.. Maddi gücü iyi bir arkadaşımız vardı, onun daha büyük katılımıyla cüzdanımızda ki son kuruşa kadar kasaya döküldük, sadece vapur parası kaldı geriye. Ortaköyden beşiktaşa kadar yürüdük , oradan vapura bindik, haydarpaşadan da kaçak olarak trene, Pendik’ e kadar kaç vagon dolaştık kondüktöre yakalanmamak için bilmem artık. Pendik’te inip, rahmetli babama gidip, Tuzla yolcuları için para alıp, onları dolmuşa bindirince görev tamamlanmış oldu.

 

Bu da böyle çocukça bir anı işte…

 

Tüm arkadaşların kulakları çınlasın…

9/7/2007

NACİYE...

 

 

Kurtulmuş, selamete kavuşmuş….

 

Naciye isminin sözlükteki anlamı bu….

 

Biraz önce arkadaşımın yeni doğacak olan çocuğuna isim arayışı içerisindeydik. Teknoloji sağolsun, internetten isimler sözlüğü buldum. O mu olsa şu mu olsa derken Naciye ismi dikkatimi çekti…

 

Naciye benim hayatımda çok derin izleri olan bir insan. Kimi zaman onun sabrını kendime örnek aldım, kimi zaman kahkahalarında ki hüzün ve isyana şahit oldum. Şu ve ya bu şekilde ben Naciye ile yoğruldum. Kimdir Naciye ve beni neden bu kadar etkilemiştir…? Bu çok uzun bir hikaye ama kısaca anlatacağım…

 

Naciye, kalça kemiğinde, doğuştan gelen bir problem yüzünden, hayatının evlenip de doğum yaptıktan sonra ki evresini yürüme kusuru olan bir insan olarak geçirdi. Zamanının neredeyse tamamı evde, dört duvar arasında, iş güç, yemek yapmak, misafir ağırlamak ve Lizöz örmekle geçerdi… Lizöz bilir misiniz bilmem. Orlondan örülen ve doğumdan sonra lohusalık döneminde giyilen bir tür hırka. Lizöz örerek düşüncelerini dağıtırdı Naciye… Sıkıntılarını ilmeklere gömerdi… Sonra da bunları ihtiyacı olanlara cüzzi rakamlara satardı. … Hep mücadele etti… Hep…

 

Sorumsuz ve gözü dışarıda olan bir eş ve beş çocuk… Eşinin gözü dışarılarda, Naciyenin yorgun bedeni içerilerde öyle bir ömür geçirdi.

 

En büyük mutluluğu torunlarıydı. Cuma günlerini beklerdi büyük bir hevesle.  Her Cuma bayramdı ona torunları gelecek diye… Bayram dedim de, Naciye aynı zamanda çok iyi bir terziydi.. Bayramda torunlarının tüm kıyafetlerini kendi elleriyle dikerdi ve odasının duvarındaki askıya asardı. Torunlar eve gelince ilk iş onun odasına girerler, askıdan elbiseleri alırlar, giyerler ve bayramlaşma öyle başlardı…

 

Kolu komşu çok severdi Naciyeyi…  Naciye teyze düşmezdi dillerden, gönüllerden… Eli bol, gönlü tok insandı…

 

Böyle geçti yıllar… yıllar….dört duvar…

 

Günün birinde uykuyla geldi hastalık Naciyeye… Oturduğu yerde uyuyup uyanmalar, dalıp gitmeler başladı… Endişe ettik onun için… Kahkahaları dindi, kırmızı yanakları soldu… Aldılar götürdüler hastaneye.. Bir kaç hafta yattı… Aklımız onda kaldı… Ben çok küçüktüm o vakitler, çok özlerdim ama götürmezlerdi  ziyaretine.. Derken günün birinde doktor “alın götürün evine, yapacak birşey yok, sayılı günü kaldı” dedi ve Naciye eve geldi… Gelen Naciye değildi… Bir ömür taşıdığı o çileli bedeniydi. Hiçbirimizi tanımıyor öylece yatıyor, hayaller görüyor ve bol bol jelibon yiyordu… Naciye çocukluğuna dönmüştü…

 

Bakıp bakıp ağlardım…

 

Bir sabah onun sesi ile uyandım… Son nefesini veriyordu Naciye… Ev halkı başına toplandı, dualar okunmaya başlandı…  Babamın bacakları arasından Naciyeyi son yolculuğuna uğurladım…

 

Çileli bir ömür  05/02/1987  senesinde gözlerimin önünde son buldu….

 

Naciye adı gibi, “kurtulmuş ve selamete kavuşmuştu”….

 

Nur içinde yat Naciye....

Nur içinde yat Babaanne…..

 

 

Aslı Kafkas

 

 

2/7/2007

ve sonra büyü bozulur...

... ve sonra büyü bozulur... Aradan zaman geçmiştir, çoluk çocuk büyümüştür... Dert tasa artmıştır... Sevgi de yerini alışkanlığa bırakmıştır... İşte O an arayışlar başlar... Mutluluğun dış kapılarda aranmasının arayışları...

 

Orta yaş bunalımları... Ne erkek ne de kadın mutlu değildir artık... Sorgular, sorgulamalar artar... Uykusuz geçen geceler, iyi geceler öpücükleri, sıcacık bir kucaklama... Artık hiçbiri yoktur... Olmayacaktır da... Yerini, “Zaten sen hep böyleydin” ler, “Senin kahrını bir ben çekerim”ler, aşağılamalar ve belki de hakaretlere teslim eder... Kırkından sonra ipler çürümüştür artık...Taşıyamaz bu “kurum, müessese” denen ( bu tanımlamaya şiddetle karşıyım!?) evliliği... İnsanın en ağırına giden de ikinci bir insanın varlığı olsa gerek.. Taze kan, hayat, vesaire....

 

Hep korkmuşumdur böyle bir durumun benimde başıma gelmesinden... Sen ömrünü ver, O kapına başka bir ömür getirsin... Ne acı... Belki de bu yüzden hep korktum evlilik denen “şey!?” den...

 

İnsanları dinlemeyi severim, sorunlarını paylaşmayı, fikir yürütmeyi ve mümkünse önerilerde bulunmayı haddim olmasa da... Bir süre önce otuzbeş yaşlarında bir bayan ile tanıştım. Ordan burdan muhabbet ederken, belkide tamamen kendisine uzak biri olduğum için tereddütsüz bana açıldı. Oniki yaşında bir oğlu varmış, oğlu ergenlik dönemine girmiş, sanırım eşi  de oğluna özenmiş olsa gerek, O da liseli bir kızla flört etmeye başlamış.” Cep telefonuna gelen mesajları okudukça içim eziliyor” diyordu. Bir lise öğrencisi olsa olsa en fazla onsekiz yaşında olur! Durmaksızın sarfettiği cümle “ bunu bana nasıl yapar” idi...

 

İlk defa yorumsuz kaldım. Tüm bunları bana anlatmasının verdiği şaşkınlık ve olayın mide bulandırıcılığı, dilimi kilitlemişti. Ne denir ki?

 

Peki bunları neden yazıyorum? Ben de bilmiyorum. Birşeyleri düşünürken bu olayı hatırladım ve yapabileceğim tek yardımın, bu yıkımı bir şekilde duyurmam olduğunu düşündüm.

 

Neden sürekli dost meclislerinde, arkadaş ortamlarında , eski toprak kadınların, anaların, fedakarlığından , evliliği yürütmek için sarf ettikleri insan üstü çabadan övünerek bahsedilirken, belki de hiçbir çaba harcamadan düzenli bir aileye, kadın desteği ile sahip olan ve bununla da kendi marifetiymiş gibi bahseden erkeklerle karşılaşırız bilmem. Eski toprak kadınlar çok mu mütevazi imiş, yoksa çok mu çaresiz?!!

 

Günümüzde ise” Amazon kadınlarının” varlığı ve gününü gün eden” Alem erkeklerinin” varlığı ile evlilik paylaşımı gittikçe kan kaybediyor. Kadın evinden çıktı ve para kazanmaya başladı, aşağılanmayı , aldatılmayı kabul etmedi, Erkek, her daim taze kan bulabileceğini teyit etti. Kadın mücadeleyi bıraktı, kendini keşfetti, kolaya kaçtı, Erkek mutluluğu, huzuru sadece kendi evinde bulmayı öğrenemedi,  İşte bundan sebeptir ki artık üç çocuklu bir aile görmemiz neredeyse mucizevi olmaya başladı ve yine bundan sebeptir ki günümüz çocukları anne ve babaya hasret ve haftanın belirli günlerinde bir takım kafelerde sıkıştırılmış bir paylaşım yaşayarak sözüm ona ebeveynlik görevlerini,  on yaşında ki çocuklara dizüstü bilgisayar ya da son model cep telefonu alarak yerine getirdiklerini düşünüp, yastığa başlarını koyduklarında huzur içerisinde!! Uyuyorlar….

 

Eski değerlerimize sahip çıkamıyoruz/çıkmıyoruz ve etrafta olup biten senaryoları gördüğümüz halde, her geçen gün, babaannemizi, anneannemizi, ne bileyim işte çilekeş Fatma teyzeyi zavallı görüp, diğer taraftan da hayranlıkla nasıl kırk yıl , elli yıl, altmış yıl aynı çatı altında yaşayabildiklerini kara kara düşünüp duruyoruz.

 

Eski kocaman ailelerimiz artık yok, böyle giderse de olmayacak. Her birimizi, soyut, münferit, tecrit bir yaşantı bekliyor ufukta ve bir dolu mutsuz çocuk, mutsuz gelecek…

 

 

 

Beyler/Bayanlar....

 

“Hayatınızı, hayatınızda ki önceliklere karşı olan sorumluluklarınızı ihmal etmeyin. Bir süre yaşayacağınız geçici mutluluklar ve heyecanlar, daha sonra yerini, ömür boyu telafi edemeyeceğiniz yıkımlara teslim eder, her şey para pul, gönül oyunu değildir, hem kadın, hem erkek kendinden önce toplumun istikbalini düşünmelidir , çekirdek aile kavramını yıkarak sorunlu çocuklar dolayısı ile sorunlu gelecek, paylaşımsız, bencil gelecek büyütmemek adına bu vatan görevini yerine getirmeliyiz” derim........ naçizane........ !

 

 

 

 

A. Kafkas Işıldar

19/6/2007

tam techizatlı bir balıkçı teknesi daha...

 

Arkadaşlar birşey itiraf etmek istiyorum, cunda ya gidip de balıkçı olmak istemeyecek biri varmı acaba bilmem ama ben çok imrendim. Ve balıkçıları da takdir ediyorum, çok meşakkatli bir meslek.. eskiden balıkların pahalılığına bir dünya laf ederdim ama şimdi anlıyorum ki sonuna kadar hak ediyorlar her kuruşunu... 5 gün boyunca hemen her yerden makinalı kamış salladık, yem olarak da kiminde sülina, kiminde mürekkep balığı, kiminde ekmek, ancak isparoz ve kaya balığından başka birşey tutamadık... (sülinanın o iğrençliğine rağmen balık sevdasına onları minik parçalara ayırıp güç bela iğneye taktığım halde hemde, hatta bir gün bunun kokusundan eşim istifra bile etti...)

neyse balıkçının hakkı balıkçıya.... ve hepsine rastgele....

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı