« Önceki | Sonraki »

6/12/2007

KÜSKÜNLER

 

 

Çok sevdiğim bir Atasözü vardır “anılar yaşlanmış dimağların koltuk değnekleridir” der. Kim ola ki geçmişi anmaktan mutlu olmasın, yüzünde bir tebessüm oluşmasın. Sanmıyorum! Gelecek her ne kadar bizi cezbetse de merakla onu beklesek de, geçmişin tadı her daim farklıdır. Bir çok sevdiğimiz insan, bize ait olan bizi biz yapan, hamurumuzu karan her şey geçmiştedir. Öyle sanıyorum ki geçmişi unutulmaz kılan da bu duygu.

 

Birkaç gündür çok keyifsizim, dedemin kısa bir süredir hissettiği rahatsızlığı sebebi ile yapılan tetkikler sonucunda, doktoru, fazla ömrü kalmadığını söyleyince ailece yıkıldık. Dedem seksen yedi yaşındadır, Atatürk ü görmüş adamdır, ki ben ona son günlerde bu cümleyi bolca söylüyorum –hadi dedeee, sen Atatürk ü görmüş adamsın sana bişey olmaz- diye.. gülüp geçiyor tabii, başlıyor Atatürk ile nasıl rastlaştığını anlatmaya….

 

Dedemin hastalığı ile ilgili üzücü haberi aldıktan sonra, geçmişi iyice sorgulamaya başladım. Eski kuşağın bir bir tükendiğini, bizi biz yapan, Cumhuriyet çocuklarının, ömrünü tamamlayıp sonsuza intikal ettiklerine şahit olmak... Aydın insanları , milli mücadele coşkusuna, kuvai milliye ruhuna sahip olan insanları kaybetmek, toplum olarak özellikle içerisinde bulunduğumuz dönemlerde inanılmaz büyük kayıplar olarak acı veriyor bana.

 

Yetmişyedi doğumlu biri olarak, ülkemizin vatansever , bilinçli ve aydın kuşaklarının yavaş yavaş tüketilip asimile edilip yozlaştırılmaya başlandığı, metalaştırıldığı, dünyadan bi haber bırakıldığı, sadece kendine dönük bencil bir yaşam alanına itilmeye başlandığı seksenli yıllara geldi çocukluğum. Bizler seksen sonrası doğan kuşağa göre çok daha şanslıydık, ucundan kıyısından bir şeyler yaşadık, belki ruhumuza bir şeyler kattı yetmişsekiz kuşağında ebeveynlerimizin olması. Şimdiden sonrası o kadar uzak ki bana, benim çocukluğuma, ve benden önceki çocukluk yıllarına… nasıl bu kadar tüketilebildik inanamıyorum.

 

68 ve 78 kuşağına hayranım bundan sebep, doğru ya da yanlış, amaçları vardı , amaçları uğrunda elbette kaybedecek şeyleri de vardı, ama kaybetme korkusunu hiçbir zaman düşünmediler. Her kayıp, aslında daha büyük bir kazanç getirecekti, direniş sonuç verseydi belki de şimdiki gibi çoook uzak ülkelerin iki dudağına bakmayacaktık. Oysa şimdi bakıyorum insanlara ki buna ben de dahilim , öyle bir sistem içerisine yerleştirilmişiz ki, başımızı kaldırmaya korkar olmuşuz, kredi borçlarımız, işimizden olma endişesi, dolayısı ile gelecek endişesi vs vs…. daha bir çok neden var. Ne zaman okul sıralarında fikrimizi söylemeye çalışsak, hep ters laf işitmişizdir. Dilediğimiz gibi konuşabildiğimiz arenamız her zaman evimiz oldu ki bunu yaşayamayanlar da vardır mutlaka. Azarlana azarlana susturulduk, kendimizi, haklarımızı savunmayı unuttuk. Koyun gibi bir millet olduk.  Şimdi bende düşünüyorum, bir çocuğum olsa diyorum, ona özgürlüğü öğretsem ilk olarak, acaba bu öğreti onun özgürlüğünü elinden alır mı?

 

İşte tüm bunlardan sebep her kayıp bana acı veriyor, bildiğim, tanıdığım aydın insanlar, ülkemin muhafızları , korunaklarımız, bir bir yitip gidiyor. Geriye kalan bizler onların yerini tutabilecek miyiz? Ve sizler 68 liler ve 78 liler, biliyorum çok yorgunsunuz, yıprandınız, kiminizin şimdi teknesi var ve balıktasınız, kiminiz ise çoktan bırakmış aktif siyaseti , çarka karışmış ve artık kaybedecek çok şeyi var, kimileriniz ise küskün…

 

Biliyorum ki zamanla her biriniz, birer birer yitip gideceksiniz, ardınızda kim bilir neler bırakarak ve korkarım ki bizler de, kazançlarımızı kaybetme korkusu ile var olan düzen içerisinde yaşayıp gideceğiz… belki bizim çocuklarımız da öyle… şimdi biz, milli mücadele de şehit olmuş atalarımızın torunları olmakla övünecek miyiz bir de utanmadan!! Yoksa AB ye üye olabilmek uğruna karatahtanın üzerinde ki Atamızın resmini indiriverecek miyiz, haysiyetsizliğin son perdesi olarak!!

 

Aslı Kafkas Işıldar  06/12/2007

30/11/2007

EMANET YAŞAMLAR

 

 

Arkadaşlarımla koşuşuyorduk yine her öğlen yemeğinde olduğu gibi, zaman nasıl da çabuk geçiyor dedik, bak yine Cuma geldi, geçen Cuma öğle yemeğinde ciğer vardı, sanki dün yemişiz gibi hissettik.  Ve konu konuyu açtı…

 

Günlerin ne büyük bir hızla ilerlediğini izlediğim dizilerden anlıyorum, bir dizi biterken ve heyecanlı bir yerde kalmışsa “ooff nasıl geçecek şimdi bir hafta” diyorum, hoop bir de bakmışım ki beklenen hafta gelmiş ve ben televizyon başındayım. Pazartesi günleri yayınlanan bir dizide oğluna kavuşamayan babanın dramına şahitlik ederken, Salı günü yayınlanan diğer dizide de simsiyah! bir gece için ödenen rakamın ve kişilerin üzerinde hala devam eden buhranın etkilerini izliyor ve o muhteşem İstanbul manzaralarına dalıp gidiyorum, Çarşamba günleri ise, çınar gibi bir ailenin nasıl büyük şehir keşmekeşinde eriyip değerlerini kaybettiğine tanık oluyor, içim sızlasa da bir sonraki hafta acaba başlarına ne gelecek diye merakımdan yine televizyonun başına geçiyorum, Perşembe günleri nadas! Henüz dikkatimi çeken bir dizi olmadı, cumaları ise önce sevimli dünürleri izliyor haftanın stresini atıyorum sonrada seksenli yıllara dönüp çocukluğumu anımsıyorum… Şayet sizlerde benim gibi son zamanlarda televizyon başına çakılmış vaziyette yaşıyorsanız bahsettiğim tüm dizilerin adlarını da ezbere biliyorsunuzdur.

 

Gündüz iş yerinde bilgisayar başında, akşam ise televizyon başında harcadığım zamanlar, merak ediyorum acaba ne zaman radyasyon etkisinin bedenimde yarattığı arızalarla bana geri dönecek!  Bir de şu açıdan bakıyorum, Salı günleri yayınlanan dizide enfes İstanbul manzaralarını hayran hayran izlerken, dizide adı geçen kişilerin boğaz kenarında yürümesini izlemeyi , gerçekten boğaz kenarına inerek yürümeye tercih ediyorum. Demek ki ortada sakat ve kronikleşmiş bir durum söz konusu.  Başkalarının aşk yaşantısının ertesi gün öğle yemeğinde konu olması, “acaba ilişkilerinin ne olacağı” ile ilgili olarak gerçekten bir tanıdığımızın başına bir şey gelmiş de onun hayatının kritiğini yapıyor muşuz edası ile dillendirilmesi tuhaf gelmiyor mu? Evet geliyor ve yine de yapıyoruz.!

 

Yaz tatilinde bir hayli kitap okudum , yaz tatili diyorum yanlış anlamayın öğrenci değilim ancak diziler sezon tatiline girdiği için bir hayli tatil yapmış oldum, sosyal kimliğimi geri kazandım, eşimle beraber boğaz kenarında çimenlerin üzerinde akşam yemeği yedik, dizilerden bana kalan zamanda çeşit çeşit kitaplar okudum. Bilgim görgüm arttı mı tartışılır! Ama nefes aldığım bir gerçek, silkelendim, kendime geldim, sanki çerçevesinin dışına fırlayıvermiş bir resim gibi, hapsolmuş olduğum çerçeveyi gördüm ve kendimi oraya sıkıştırmış olmaktan duyduğum rahatsızlık ile yeni sezonda bir daha dizilere takılmayacağımı kendime söyledim. Ne mi yapacaktım? Spor! Başta olmak üzere  eskiye göre hantallaşan vücudumu eskiden bana ait olan haline geri dönderecektim, kim bilir bu belki beni  simsiyah gecenin ardından, sonlarının ne olacağını düşünürken barışıveren iki sevgilinin başına gelenlerden daha mutlu edecekti. Kitap!okuyacaktım, tıpkı yaz tatilde olduğu gibi. Ya da sosyal çevreme, bir Cuma iş çıkışında “haydi hoppa bugün cumaaa” diye koşarak kavuşacaktım. Ama hiçbiri olmadı, hala iş çıkışı eve gidiyor kim eve erken gittiyse yemeği yapıyor, yemek yendikten sonra günün yorgunluğunun rehaveti üzerimize çöküp hele bir de çay demlenmişse ayaklarımı pufa uzattıktan sonra, karşımda ki o koca ekranda bana ait olmayan ikinci yaşantım başlıyor.  Sanal da olsa, ata biniyor, boğazda tekne gezintisi  yapıyor,  koşuyor, ağlıyor, aşık olup ayrılıyor, yeni dünyalar keşfediyor, yüzüyor, aldatıyor, aldanıyor, arkadaşlarımla piknik yapıyor, kısacası yaşamaya devam ediyor, saat onbir civarında da televizyonun düğmesine basıp , sabah yeni bir güne başlamanın ve başıma geleceklerin heyecanı ile yastığa başımı koyuyorum.

Evet, tüm bunlar sizlere tanıdık geldi mi acaba? Henüz hiçbir şey için geç değil. Kıralım şu zincirlerimizi ve öğle yemeklerinde onun bunun hayatını konuşuyor olmayalım, akşam yapacak olduğumuz etkinliği planlayalım.

 

Yine bir dizide şöyle bir cümle geçmişti “adam özgür, sizler gibi evinin duvarına, arkasında bir orman olan göl resmini koymuyor, adam karavanını bir gölün kenarına çekmiş , oradan göl ve ormanı izliyor”. Arkadaşlar karavanlarımızı göl kenarına çekmenin vakti geldi sanırım.

 

 

Aslı Kafkas Işıldar  30/11/2007

 

16/11/2007

ANI

Naftalin kokan masa örtüsüydü çocukluğum,

Alacakaranlıkta sokaktan bir akşam yemeği öncesi ve bir oyun sonrası çağırılan ,

Seksenaltı yılında challenger uzay mekiğine döktüğüm göz yaşları,

Babaannemin gözlerimin önünde vefatı,

Akşamları içilen çay ve sobada közlenen kestane, yalan rüzgarını izleme telaşı,

Terli, pis ve hatta toz toprak kokan şortum ve babamın sigara paketiydi…

 

 

23/10/2007

....

KIZLARI DA ALIN ASKERE

5/10/2007

RUH SİGORTASI...

 

 

Arkadaşlarla oturmuş muhabbet ediyorduk geçmişten gelecekten vesaire.  Yaşamın ilk 30 yılını devirmiş bir yaş grubu olarak okullarımızı bitirmiş, iş hayatına başlamış hatta bir çoğumuz evlenmiştik bile. Sıra gelmişti “çoluk çocuk yok mu?” sorusunun cevabını vermeye.

 

 Okul bitince dertler biter sanırdık, ne de olsa pazartesi günü hafta başı olmayacaktı sanki, hani okul yok ya. Sınav sanki sadece okul hayatında varmış gibi bir daha sınav yüzü görmeyeceğimizi sanırdık, e boşuna dememişler “kuyudaki kurbağanın dünyası gözü ile görebildiği yer kadardır” diye. İş hayatına başladık hasbelkader bir şekilde bir yerlerde ama istediğimiz ama rast gelen, bir de baktık ki hafta başı denen kavram meğer okul zamanında ne kadar keyifliymiş, meğer göz doktoru randevumuzdan daha önemli, patrona verilecek haftalık rapor varmış. Oysa ödevimi yapmasam, elektrik kesintisi bahanesi beni ne de güzel kurtarırdı.

 

Neyse sızlanmamak lazım yinede, dışarıda boş gezen kayıtlı on milyon işsizden biri değilim en azından, diyerek devam ediyoruz serüvenimize. e yaş geldi, artık konu komşu bilmem kimin oğlunun meziyetlerinden bahsetmeye başlamışsa annemizin yanında, biliriz ki evlilik zamanı gelmiş. Toplum baskısı yine devrede, aşık olup evlendiysen ne şanslısın, evde kalma korkusu ile yaşayan bir gruptan sıyrılmış oluyorsun hemencecik. Keşke bununla bitse, daha evleneli üç ay dolmamış, başlarlar “e bebek yok mu bebek?!” . Ne zaman bir bebek yapacaksın, kurtulacaksın sanma! İkinciyi sorarlar! “E buna kardeş lazım yalnız olmaz” diye.

 

Sana ne be kardeşim, eşim, dostum, anam, babam, sana ne? Aile planlamacım sen misin? Bırakında biraz kendimiz olalım , kendi hayatımızı yaşayalım, sonrası nasıl olsa gelecek, neyin acelesi bu?

 

Evleneli tamı tamına 20 ekimde 17 ay olacak, bu soruların tamamına kaç defa maruz kaldım bilemezsiniz. İnsan tereddüt e düşüyor “acaba bende mi bir sorun var” diye. Eşim ve ben gezmeye bir hayli meraklıyız malumunuz, iki gün arka arkaya tatil fırsatı  denk gelmeye görsün mutlaka bir plan yapılır bizde, kuzenlerin dilindeyim bundan sebep çocuk yapmıyorum diye. Ama ahtım olsun, bir gün bir çocuğum olursa onu takıp sırtıma yine de gezeceğim bilesiniz kuzennn..

 

Neyse efem, sonunda kuzenlerim, civarda ki arkadaşlarım sağolsunlar,  beynime işlemeyi başardılar, konu ile ilgili hamilelik sürecinden başlayın da okul çağına gelene dek her türlü konuda ön bilgiler vererek ufak ufak çocuk fikrini hücrelerime yerleştirebildiler.

 

Aman efendim, keşke de öğrenmeseymişim. Neymiş efendim, doğumdan önce sağlık sigortası yaptırmalıymışım ki malum zaman geldiğinde cebimden para çıkmasın mış. Ama onunda kuralları var, mesela bugün çocuk yapmaya karar verdin diyelim, olmazzzz.. sigorta şirketin diyor ki –sigorta poliçenin başladığı tarihten sonraki ilk beş ay içerisinde hamile kalamazsın, kalırsan şirket masrafları karşılamaz, öbür şirkete dönüyorsun bu süre oniki aya çıkıyor, iki defa poliçe yenilettiriyorlar sana, sonra diyelim ki erken doğum yaptın, olmazzz…. Onunda kuralları var, bi hesap yaptım en ucuz sigorta şirketi ikibin ytl den iki yıllık poliçe ile dörtbinytl ye maloluyor, ıvır zıvır masraflar vs bizim çocuk daha dünyaya gelirken bize beş-altı bin ytl ye malolacak, e doğarken IMF ye olan borcu da var. Çocuğu bu yaşta bunalıma sokmaya gerek var mı? Gelde bu ülkeye çocuk yap.

 

Merak ediyorum ana babalarımız bizleri dünyaya getirirken tüm bunların yüzde kaçını hesap yaparak karar verdiler?!

 

Büyük şehirlerde yaşayan bizler paronayak olduk paronayak!!  hiçbir işimizi normal insanlar gibi yapamaz olduk. Araba alırız, ya çalınırsa diye servet öder kasko yaparız, ya hırsız girerse eve diye eşya sigortası yaparız, doğum yapacağız diye bir yıl çocuk yapmamayı göze alarak sağlık sigortası yaparız, Çantamız kapkaç a maruz kalırsa diye kredi kartlarımızı, deprem olacak diye evimizi….. Bir hesap yaptım , geçen ay sadece sigorta şirketine ödediğim para 441 ytl!!!

 

Ne zaman bitecek bu saçmalıklar….sıkıldım artık İstanbul’da yaşıyor olmaktan. Tanıdığınız bir şirket var mı RUHUMU SİGORTALAYACAK!!!!

 

27/9/2007

Bodrum macerası

 

2006 yılının yaz tatili…

 

Aynı şirkette çalıştığım arkadaşım sevgili Hülya’nın önerisi üzerine, bodrumda yaz tatili için bir haftalığına villa kiralamaya karar verdik ( Kendisi ailesi ile yalıkavak da kiralar).

Neyse efem, hülyaların kiraladığı siteden bir yer bulamadım, başladım internette kiralık villa aramaya. Orası mı burası mı derken sonunda günbatımı sitesinde enfes bir villa buldum. Muazzam bir manzara, muhteşem bir bahçe ve Bodrum…. Fiyatı da inanılmazdı günlük otuz lira. Tabii hemen aradım ve bir haftalığına kiraladım.

 

Tatil zamanı geldi, büyük bir heyecanla düştük Tayfun’la yola. Buzdolabında ne varsa araç buzluğuna koyduk, nasılsa eve gidiyoruz ya! Önce Milas dan bir arkadaşa uğradık. Kendisi hatırı sayılır bir kamu görevlisidir. Anlattık kendisine villa kiraladığımızı, bir hafta buralarda olacağımızı vs. Tabii bizi bırakmadılar, önce güzel bir akşam yemeği, rakılar içildikçe içildi, Bizim arkadaş kafayı buldu, bırakmaz bizi. Tutturdu illa buradan halikarnasa gideceğiz.Yok, olmaz bak geç oldu filan çare etmedi. Düştük yollara , artık arabaları korumalar kullanıyor tabii, Halikarnas da en iyi yer hemen bize açıldı,  VIP  bölümünden geceye karıştık hesapta. Aşağıda çılgınca eğlence, su ve köpük şovları, revü filan, saatler geçtikçe geçiyor, biz balkondan aşağıyı izliyoruz. Sonunda artık villamıza kavuşma vakti geldi. Düştük günbatımı sitesinin yollarına, havamız gayet yerinde, bizde kalırsınız akşam,sabah kahvaltı yaparız, filan diyoruz. Güç bela siteyi bulduk, Sonra da villayı, bir baktık evde birileri oturuyor, sanırım bir yanlışlık var, bu ev olmasa gerek, yok yok bu ev… Ama nasıl olur biz kiraladık filan derken ev sahibi geldi yanımıza, hoş beş, buyurun sizi kalacağınız yere götüreyim dedi ve merdiven altındaki  dört metrekare odaya bıraktı bizi. Tayfun bana bakıyor, ben tayfuna, bizim arkadaşlar bize… Bir kahkaha koptu. Bu mudur yani kalacağımız yer.. Evet Burası dedi ev sahibi, ama nasıl olur, internette böyle yazmıyor, böyle görünmüyor,

-valla oğlum vermiş ilanı benim haberim yok, dedi sıyrıldı işin içinden.

 

Arkadaşlar gülmekten yıkılıyorlar, ben dalga konusu oldum, Tayfun dan bahsetmeyi hiç istemiyorum.

O geceyi mecbur orada geçirdik ertesi gün ise çantalarımızı toplayıp doğru ilk göz ağrımız Olimpos’ a gitmek üzere yola çıktık. Bagajda da bir buzluk dolusu NEVALE ile.

 

Sonuç olarak, artık yaz tatili için ev kiralama fikrinin hiç de bize göre olmadığını ve de internet aracılığı ile iş yapılmayacağını öğrenmiş olduk ve tabii buzlukta seyahat eden çözülmüş etlerin kokusunu da!!

 

 

 

 

7/9/2007

AYVALIK CUNDA MACERASI

 

 

            2007 haziranının 9 unda cundaya gittik bir hafta, ama cundaya giderken de acemi balıkçılar olarak pek bir hevesliydik,  İnternetten hangi denizlerde hangi balıklar olur, hangi balık hangi mevsimde olur ve hangi olta ile tutulur vs gibi bir dosya indirmiştik. Hedeflediğimiz bölgede Çupra ve Karagoz vardı. Neyse efem , cunda da ikinci gün kendimizi ayvalık sahilinde ki balıkçılarda bulduk, yem olarak ne alınabilir diye. Ömrü hayatımda görmediğim bir sülük cinsine rastladım , adıda sülüna mıymış neymiş. Balıkçı bunu çok met etti, bunla tutamazsanız tutamazsınız gibi bi laf etti. Aldık gazete kağıdına sarılmış, sülük müdür, sülin midir,sülina mıdır nedir  geldik cunda sahiline. Kabuğunu açtık, solucanımsı bir şey, neymiş bunu bıçakla kesecekmişiz santim santim, oltaya takıp yem yapacak mışız. Eyvallah, buna bile razı oldum yani. Birinci paket bitti , bizde hala çupra yok, ikinci paket yok.. yok da yok… arada birkaç isparos vuruyo onuda geri atıyoruz denize. Günler böyle böyle geçti, sülina ile kaynaştık , tanıştık artık bıçak ucu ile değil, elimle takar oldum iğnelere, ancak balık bi vuruyo bizim yemleride alıyo, öyle yumuşak yani, son günlerde yine gittik bi balıkçıya sülina alacağız , abla öyle olmaz ki, bi gün önceden alıp tuzlamanız lazım o zaman sertleşir yoksa balık kapar kaçar, ben size kalamar vereyim dedi. Artık tatili balık uğruna yemişiz, her koyda kamış açıp kapatmaktan bitmişiz, ne denize girebilmiş ne keyfini çıkarabilmişiz, illa da deniz çuprası tutacaz diye kendimizi yemişiz, sonunda ver abi ver kalamar olsun dedik. Ayıklanmış bir kalamar aldık, yine bir mekan bulduk kendimize , yok, yok , yok. Sorduk mekanın yaşlılarına nerde tutulur çupra diye, kumluk yerlere gidin dediler. Gittik sarımsaklı Plajına, bi deniz bisikleti kiraladık, aldık kalamarı , oltaları açıldık dubalardan, salladık oltayı, heh tuttuk diyoruz, isparos geliyor, ağzındada bizim kalamar parçası, hayvan yutamamış bile ayakkabı köselesi gibi maşallah… iyi dedik kardayız yem gitmedi. Altık balığı pedalların kenarında ki boşluğa, sonra bidaha salladık , yine isparos, yine yem balığın boğazına takılmış, haydaaa… bu yem anlaşılan bitmeyecek. Bulamadık ortasını ve vuramadık çuprayı… Koskoca EGE bize balık vermedi, o iğnedeki kalamarlar akşama kadar bitmedi, kalan kalamar gövdesini de denize attık tuttuklarımızı da, kısmet deyip döndük, tatilde  böylece bitti… L

 

Şimdi sorarım bizden balıkçı olur mu?!

4/9/2007

FETHİYE'DE BALIK MACERASI...

Geçen yaz Fethiye’de Mahmut abimize gittik, kendisi marangoz ve çok yetenekli, ahşaptan evini kendi yapmış, teknesini polyesterden kendi dökmüş filan. Böyle yetenekli bir adam. Hatta tekneyi başka bir teknenin üzerine kalıp kullanarak döktükten sonra ayıramamışlar, parçalara bölmüşler tekrar birleştirip, üzerine bir kez daha dökmüşler filan. Neyse bu üzün hikaye.. başka bir yazıda anlatırım.

Benim anlatacağım kısmı ise bu tekne ile balık avına çıktığımız gün. Önce bana teknenin yapım hikayesini anlattılar (tırstım) sonra da tekneyi kızaktan ölüdenize indirdik, usul usul tır tır açıldık sabahın altısında, kelebekler vadisine doğru süzüldük uzun yıllardan sonra ki yaklaşık 15 yıldan sonra ilk defa açıkta balık tutacaktım. (14 lü yaşlarımda rahmetli babamla Büyükada açıklarında denemelerimiz de olmuştu.) yenge hanımda, Mahmut abimizin klasik kahvaltısını ( tuzlu peynir, sele zeytin, domates ve ekmek) hazırlayıp her zamanki yerine yerleştirmişti. İnanılmaz heyecanlıydım, neredeyse uyuyamadım desem yeridir. Neyse artık tır tır kelebekler vadisinin o dik kayalıklarına ulaşmıştık. Bu arada minik bir seminer vermişti Mahmut abi :

-bak şimdi balık tutmak sabır işidir ve kısmetine razı olacaksın, motor çalışırken misinayi denize salla 15 kulaç ölç ve dur, baktın balık vurdu, "hoopppp" diyeceksin… tamam mı? !

-Tamam abi… !


Bu arada Tayfun tecrübeli Mahmut abi ile balık konusunda, seminer sadece bana veriliyor.

Motor çalıştı 15 kulaç sayarak bıraktım misinayı denize, ucunda da gümüşi hamsi kılıklı bir suni yem. İki Dakka geçmedi bağırdım.. durrr durrrrrr……

Mahmut abi kızdı: dur demiyecenn hooopppp diyecen, kime anlattım ben o kadar!!!!

Neyse bir iki hatadan sonra hoppp demeyi öğrendim..

Saat 10 civarı oldu benim mide bulantıları başladı sallanmaktan, ama tahammül edilebilir gibi değil. Mahmut abi ve Tayfun şapır şupur kahvaltı yapıyor, ben balık kokusu ve deniz sallantısından sebep böğürmemek için kendimi tutuyorum. Ama Sonra çektik bir kaya dibine demir attık, öğle uykusu dediler. Onlar uyudu ben istifra ettim, sonra geriye kalan kırıntılarla karnımı doyurmuştum. Ama o zeytin peynir domates ve ekmeğin tadını hala bulamıyorum.

İşte o gün bir mucize gerçekleşti, ilk sayılabilecek balık deneyimimde 5 adet iri palamut yakalamıştım. Tabii sadece yakaladım ve tekneye kadar yordum, içeri çekmek ve iğneden çıkarmak bizimkilerin göreviydi. Tayfunun iki, Mahmut abinin ise hiç siftahı yoktu :))

Buna da acemi şansı derler, deniz kendine ilk geleni geri çevirmezmiş…. ;)

14/8/2007

TARBZON-SÜMELA MANASTIRI

 

Sümela manastırının içinde tavandan bir görüntü...

14/8/2007

TRABZON-UZUNGÖL

 

İnsan bazen başı boş bir bulut olmak istiyor....

Bulutlar ne de güzel süzülüyor ...

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı