« Önceki | Sonraki »

2/6/2008

YOLCULUK

 

Hayatın duyarsızlığından ve büyük şehrin selamsızlığından sıkıldım…

 

Alıp başımı  gitmek istiyorum, adresi belli olmayan bir yolculuğa doğru…

Karşıma ne çıkacağını bilmeden…

Kalacak yeri daha önceden organize etmeden...

Bir bavul, bir ceket bir de rahat botlarımı giymek..  gitmek….

 

Bir koşu terminale gitmek ve önüme çıkan ilk otobüse atlamak istiyorum nereye gittiğini sormadan…  Güzergahı, hareketten sonra muavinden öğrenmek, mola yerlerinde sıcak bir tas çorba ve ekmek arası köfte yemek, üşüyen ellerimi bacaklarımın arasında ısıtmak ve boşta kalan elim ile bir mizah dergisini okumak istiyorum. Radyoda Orhan baba… Camlarda yağmur damlaları ve buhar olsun…. başım cama dayansın, hayallere dalınsın ve istemsizce dudaklarım mırıldansın.  Uzuunca  bir yol alayım, yol boyunca hep acıkayım, oksijen gitgide temiz olsun, ciğerlerime taze hava dolsun… Muavin sabahın dördünde bağırsın, “çaylar şirketteen” desin. Yolda bir köy kadını gözleme yapsın, bir patatesli birde peynirlisinden alayım, oturup bedava çay ile kahvaltı yapayım. Yol gitgide kısalsın, yolun sonu küçük bir kasaba olsun, kalacak misafirhanesi olsun, yer döşeği yün yorganı, kekik kokan tarlaları, tereyağında pişmiş taze yumurtası ve ev ekmeği olsun. Karşılıksız bir bardak sıcak süt verenim olsun… Bu sütü içeyim, iliklerim ısınsın… Atayım kendimi toprak yola… Bir traktör geçsin yoldan, el atayım dursun… Traktörün römorku birden bire sevdiğim tüm insanlarla dolsun. Gırgır olsun, şamata olsun… Traktörün motoru bir mısır tarlasında dursun. Atalım mangalı tarlaya, süt mısırları toplayıp közleyelim. Mangalda ağır ağır demlenen bir çay olsun. Bardaklar kocaman kocaman olsun… Hafiften Hasan ağa bir türkü tuttursun, yanık ve çatal sesi tarlada dolaşsın dursun…  Hasan ağanın çocukları top koştursun.

 

Ayşe gelin çay ikram etsin koca koca bardaklarda... Fatma nine köyün en eski hikayesini anlatsın, gerçek mi efsane mi belli olmayan... Kimi hayretle kimi neşe ile dinleyelim. Derken yağmur çiselemeye başlasın yavaş yavaş... Göğü kocaman yedi renkli  gökkuşağı kaplasın... Bir ucu öte dağın ardında bir ucu beri dağın eteğinde olsun... Hayranlıkla izleyelim, “hey Allah’ın işi” diyelim... Toprak kokusu sarsın etrafı.. Deriin derin nefes alalım... Öte dağa doğru sarma bir sigara yakalım... Tütün parçaları dudaklarıma yapışsın... Gülelim.... Kekik kokan tarlaların, taze ıslanmış toprağın kokusu sinüslerimizi doldursun...                   Derken saatler geçsin.....

Hasan ağa, ahaliye seslensin... “Haydin gidiyoz” desin...  Traktöre kim önce binecek diye yarışalım. Dönüş yolu batıya baksın... Güneş öte dağın ardında ve kızıl olsun... Dudaklarımda tiz bir ıslık, gönlümde sevdiğim, aklımda akşama bahçede çevireceğimiz kuzu olsun... 

 

Hemencecik dönelim, kocaman bir ateş yakalım... Hasan ağa, bağlamasının  tellerini okşasın. Fatma nine ateşe odun atsın, ben çoban salatası yapayım, Ayşe gelin sofrayı kurarken, kuzu ateşte pişedursun... Ateşi gören eş dost bahçeye dolsun... muhabbet olsun...

.....

Sabah bir horoz penceremde ötsün.... Yorgana sarılıp onu dinleyeyim... Güç bela yataktan kalkayım... Avluda ki çeşmede yüzümü yıkayayım. Eşortmanlarımı giyip pınarbaşına doğru biraz koşayım... Köylünün biri ahırda inek sağıyor olsun, önünde yarım kova süt dursun...  Selamlaşalım...  Köyde bir tur atayım... Çoban köpekleri havlasın... Eve döneyim kahvaltı hazır olsun... Tereyağında pişmiş taze yumurta ve köy ekmeği yine olsun... Yanında bahçe domatesi ve sivri biber, e  bide iyi demlenmiş çay olsun... Fatma nine, dünden kalan ateşi tazelemiş, üzerine bir kazan koymuş, çedeneli hedik yapıyor olsun. Sabırsızlıkla bekleyelim, pişince avuç avuç yiyelim...  Öğlene doğru Hasan ağa el etsin, “tarlaya gidiyom, gelen var mı” desin... Önce binmek için koşuşalım traktöre... Kısa bir yolculuk olsun, yolun sonu tarlada dursun... İleride bir yığın saman, samanların üzerinde iki katır ile bir döğen dursun... Döğenin üzerine çıkalım, arpa ile samanı birbirinden ayırmaya başlayalım... Güneş samanlara vursun, heryer sapsarı olsun... Güneş tepemizde durmaya başladığında Ayşe gelin soğuk ayran ve gözleme getirmiş olsun.. Yiyelim, içelim, döğen sürelim, günü bitirelim eve dönelim... Böyle böyle  bir kaç gün geçsin, köy kokusu elbiselerime sinsin, ayrılık saati gelsin...

 

 Sular dökülsün... Mendiller sallansın... Vedalar edilsin... Hayırlar dilensin... Helalleşilsin.......

 

Dostluklar gönlümde, hatıralar aklımda, Ayşe gelinin eşarbı boynumda fular,  volkmenim küçük mehmet te oyuncak olsun...

......

 

İlk otobüse atlayayım yine... Yine nereye gittiğini sormayayım... Bir başka bilinmeyene doğru başlayan kilometrelere, radyoda çalmaya başlayan Erkin baba eşlik etsin...  “inan ki, senden başka, senden başka, senden başka  kimse yok içimde....”

........

 

Aslı Kafkas Işıldar

2/6/2008

Seni içimde büyüttüm, pamuğa ektiğim fasulye gibi.

 

 

"Küçük bir fasulye bu, pamukta nasıl büyür" dedi çocuk,

Bilmezsin sen!  sevgiler de pamuk da büyür aslen.

Kurutmaman gerek öncelikle hiç unutma,

Ama çok da ıslatmamalısın sonra,

Çok sıcakta bırakma , köklerini fazla sıkma.

Göreceksin haftaya fasulyen sırıkta.

 

Günler, aylar, yıllar geçer..

 

Nice fasulyeler büyür sevgiler gibi…

Nice çocuklar büyür fasulyeler gibi…

Nice sevgiler büyür çocuklar gibi…

 

Biz hep biliriz sevgiler emek ister,

Canlının biyolojisinden gelir emek ve sevgi….

Bende seni içimde büyüttüm pamuğa ektiğim fasulye gibi.

 

Aslı Kafkas Işıldar

 

8/4/2008

BAHAR SARHOŞLUĞU...

Baharın sarhoşluğunda , kendimi kaybettim yokluğunda.

Bir papatya kadar duru ve mavi sular kadar engin iç huzurum.

Aradığımı buldum.

Dağların ardını dolaştım, tepeler tırmandım, nehirler aştım.

Sevilmeyeni sevdim, öpülmeyeni öptüm, ağlanmayana ağladım.

Bende bir başka ben yarattım.

Sıyrıldım kalın kışlık kabuğumdan,

Kalın giysileri üzerimden attım, toprağa yalınayak bastım.

Güneşi göğsüme aldım, yenilmeyeni tattım, içilmeyeni içtim.

Gidilmeyene gittim. Döndüm dolaştım ve sana geldim.

Demek ki dünya yuvarlak sevdiğim….

 

Aslı Kafkas Işıldar

08/04/2008

27/2/2008

GENÇLİĞE HİTABE

 

         Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
        Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
         Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

                                                                                                    Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK
20 Ekim 1927


 

 

 

14/2/2008

sevdiklerim günü....

Uzun zaman aradan sonra böyle bir günde tekrar satırlarda olmak çok güzel...

 

Yaşantımızda bizi biz yapan tüm sevdiklerimizin, eskiden sevdiklerimiz ve artık bizim için bir şey ifade etmeyen sevgilerin, şu an hala devam eden ve bir ömür sürmesini dilediğimiz sevgilerin bir günü değil her günü mutlu olsun, kutlu olsun dileklerimle....

 

bir gün değil ... bir ömür......

 

pompalanmış sevgililer günü çılgınlığı değil, gerçek bir sıcaklık olsun bu akşam evinizde... kalbinizde.... düşüncelerinizde....

 

sevgilerimle...

16/12/2007

YAŞANTIMDA Kİ YANGIN FACİALARI

Elim dokunuyor yüreğime,

Gözümde yaş, içim titriyor.

Bir ağlıyor, bir gülüyorum,

Geçmişte uzunca bir seyahate çıkıyorum,

Yaşım altı bilemedin yedi, evde yangın çıkıyor, Kardeşimin sevgisi beni yakıyor…

 

 

eskiden gaz sobaları vardı , hala da vardır mutlaka, evin her tarafını ısıtmaz. Kalabalık bir akşam, hala, amca, dede, her zaman ki gibi yine bizdeler. Annem saatlerce uğraşmış kardeşimi ve beni yatırabilmek için ama nafile, illa biz de oturacağız diyoruz akşamın kör vakti, oysa ki Adile teyze çoktan bitirdi masallarını… kardeşimle ikimiz de aynı odada yatınca yaramazlık yapmaktan uyuyamıyoruz, sonunda annem kendi yataklarına beni, kardeşimi ise kendi odamıza yatırmaya karar verdi, bende üşütmüştüm biraz hastaydım sanki uzuuun yıllar oldu öyle anımsıyorum. Annem yatağın başına küçük bir elektrik sobası koymuştu, ısınayım diye. Dalıp gitmişim. Çıtırtılarla uyandım, bir baktım ateşler, alevler içindeyim, yatak tutuşmuş ve ben kalmışım ortasında, bağırıyorum, kimse duymuyor, on iki metre koridor var, sesim gitmiyor salona. Son bir güçle atladım yataktan, koşarak ulaştım salona , bağırıyorum sesim çıkmıyor, rüya gibi aynı, sonra yangın kelimesi çıktı ağzımdan, babam fişek gibi atladı, ardından tüm ev haklı.. yatak odası alevler içinde, kimse ne olduğunu anlayamadı yangını söndürene kadar.

 

Ortalık duruldu, gerildi, bir sessizlik, kardeşim geldi sonra babamın yanına, yarım yamalak bir şeyler anlatmaya çalıştı. Sonradan anladık ki, ben üşümeyeyim diye kardeşim Esra  elektrik sobasını yatağa iyice yaklaştırmış, yatakta oradan alev almış. Çocuk nereden bilsin olabilecekleri, beni sevgisi ile yakma ihtimalini…

 

Neyse ki o gün kimseye bir şey olmadan, uzun saçlarımın hafif tütsülenmesi ile bu yangın faciasını atlatmış olduk, ancak yaşantımızdan iki yangın daha geçecekti ilerleyen yıllarda.

 

*

 

Yine gaz sobası, hay Allah  gazı bitmiş, dedem geldi yakında bulunan dükkanımızdan ve sobaya gaz doldurdu gitti, on dakika geçti geçmedi hadi yakalım dedik ve yaktık…. O anda bütün parkeler alev almaya başladı, meğer bu gaz sobasının deposu delinmiş bir şekilde sızdırmış ve parkelere dağıtmış, kibriti çakınca da olan oldu… biz yine camlarda bas bas bağırıyoruz yangınnnn diye.. yine koşarak geldi bizimkiler, kimse yaralanmadan sadece parkelerin ve halının yanması ile bu badireyi de atlatmış olduk. O gün gaz sobası yaşantımızdan tamamen çıkarılmış oldu.

 

Ancak yaşantımızda bir yangın daha yaşanacaktı ilerleyen yıllarda , bunu kim bilebilirdi ki?!....

 

*

 

Bu sefer yıl 95 , artık büyümüşüz net hatırlıyoruz yaş on sekiz buçuk  annem ve kardeşlerim yaz tatili için Ankara’ya gittiler. Babam ve ben de evde kalıyoruz . Üniversite sonuçları açıklanacak diye tatile bile gitmemiştim. Babamla beraber annemlere sürpriz olması için evde ufak tefek tadilatlar ve değişiklikler yapıyoruz, avizeler değişti, mutfakta bir iki şey değişti, ve eskiden gaz ile çalışan bir termosifonumuz vardı, zaman zaman o da bize badireler atlattırmıştı , tüplü şofben ile değiştirmeye karar verdik, hem daha pratik hem de güvenli olacaktı. Daha da önemlisi anneme sürpriz olacaktı. Yeni şofben geldi, kuruldu, bir süre sonra tatil bitti, annemlerde geldiler Ankara’dan,  Edirne’yi kazandım ve okul hazırlıkları başladı, hatta okula başladım üzerinden de iki ay geçti, bu sefer de yaşantımızda ki son yangın faciası gerçekleşti, bu sefer gaz sobası değildi aktör, yangına karşı her türlü tedbiri aldığımızı sanan bizler yanılmıştık, bu sefer tüp den çıkan gaz bir şekilde sıkışıp patlamıştı evimizde, hepimiz evde olmamıza rağmen, o anda banyoda bulunan babam , tüm yangınlarımızın faturasını bir seferde ödemişti…

 

Tüm yangınlarımızın bilançosunu çıkardığımda şunu gördüm, hepsinin nedeni sevgi idi..  Kardeşim ben üşümeyim diye elektrik ocağını yaklaştırdı ve yandık, dedem biz üşümeyelim diye sobaya gaz koydu ve yandık, babam bizler rahat edelim diye şofbeni değiştirdi ve ……

 

Ama sevgi yine de çok güzel bir şey, her ne olursa olsun, insanın içini ısıtıyorrr!!!!!!!

5/12/2007

KÜSKÜNLER

 

 

Çok sevdiğim bir Atasözü vardır “anılar yaşlanmış dimağların koltuk değnekleridir” der. Kim ola ki geçmişi anmaktan mutlu olmasın, yüzünde bir tebessüm oluşmasın. Sanmıyorum! Gelecek her ne kadar bizi cezbetse de merakla onu beklesek de, geçmişin tadı her daim farklıdır. Bir çok sevdiğimiz insan, bize ait olan bizi biz yapan, hamurumuzu karan her şey geçmiştedir. Öyle sanıyorum ki geçmişi unutulmaz kılan da bu duygu.

 

Birkaç gündür çok keyifsizim, dedemin kısa bir süredir hissettiği rahatsızlığı sebebi ile yapılan tetkikler sonucunda, doktoru, fazla ömrü kalmadığını söyleyince ailece yıkıldık. Dedem seksen yedi yaşındadır, Atatürk ü görmüş adamdır, ki ben ona son günlerde bu cümleyi bolca söylüyorum –hadi dedeee, sen Atatürk ü görmüş adamsın sana bişey olmaz- diye.. gülüp geçiyor tabii, başlıyor Atatürk ile nasıl rastlaştığını anlatmaya….

 

Dedemin hastalığı ile ilgili üzücü haberi aldıktan sonra, geçmişi iyice sorgulamaya başladım. Eski kuşağın bir bir tükendiğini, bizi biz yapan, Cumhuriyet çocuklarının, ömrünü tamamlayıp sonsuza intikal ettiklerine şahit olmak... Aydın insanları , milli mücadele coşkusuna, kuvai milliye ruhuna sahip olan insanları kaybetmek, toplum olarak özellikle içerisinde bulunduğumuz dönemlerde inanılmaz büyük kayıplar olarak acı veriyor bana.

 

Yetmişyedi doğumlu biri olarak, ülkemizin vatansever , bilinçli ve aydın kuşaklarının yavaş yavaş tüketilip asimile edilip yozlaştırılmaya başlandığı, metalaştırıldığı, dünyadan bi haber bırakıldığı, sadece kendine dönük bencil bir yaşam alanına itilmeye başlandığı seksenli yıllara geldi çocukluğum. Bizler seksen sonrası doğan kuşağa göre çok daha şanslıydık, ucundan kıyısından bir şeyler yaşadık, belki ruhumuza bir şeyler kattı yetmişsekiz kuşağında ebeveynlerimizin olması. Şimdiden sonrası o kadar uzak ki bana, benim çocukluğuma, ve benden önceki çocukluk yıllarına… nasıl bu kadar tüketilebildik inanamıyorum.

 

68 ve 78 kuşağına hayranım bundan sebep, doğru ya da yanlış, amaçları vardı , amaçları uğrunda elbette kaybedecek şeyleri de vardı, ama kaybetme korkusunu hiçbir zaman düşünmediler. Her kayıp, aslında daha büyük bir kazanç getirecekti, direniş sonuç verseydi belki de şimdiki gibi çoook uzak ülkelerin iki dudağına bakmayacaktık. Oysa şimdi bakıyorum insanlara ki buna ben de dahilim , öyle bir sistem içerisine yerleştirilmişiz ki, başımızı kaldırmaya korkar olmuşuz, kredi borçlarımız, işimizden olma endişesi, dolayısı ile gelecek endişesi vs vs…. daha bir çok neden var. Ne zaman okul sıralarında fikrimizi söylemeye çalışsak, hep ters laf işitmişizdir. Dilediğimiz gibi konuşabildiğimiz arenamız her zaman evimiz oldu ki bunu yaşayamayanlar da vardır mutlaka. Azarlana azarlana susturulduk, kendimizi, haklarımızı savunmayı unuttuk. Koyun gibi bir millet olduk.  Şimdi bende düşünüyorum, bir çocuğum olsa diyorum, ona özgürlüğü öğretsem ilk olarak, acaba bu öğreti onun özgürlüğünü elinden alır mı?

 

İşte tüm bunlardan sebep her kayıp bana acı veriyor, bildiğim, tanıdığım aydın insanlar, ülkemin muhafızları , korunaklarımız, bir bir yitip gidiyor. Geriye kalan bizler onların yerini tutabilecek miyiz? Ve sizler 68 liler ve 78 liler, biliyorum çok yorgunsunuz, yıprandınız, kiminizin şimdi teknesi var ve balıktasınız, kiminiz ise çoktan bırakmış aktif siyaseti , çarka karışmış ve artık kaybedecek çok şeyi var, kimileriniz ise küskün…

 

Biliyorum ki zamanla her biriniz, birer birer yitip gideceksiniz, ardınızda kim bilir neler bırakarak ve korkarım ki bizler de, kazançlarımızı kaybetme korkusu ile var olan düzen içerisinde yaşayıp gideceğiz… belki bizim çocuklarımız da öyle… şimdi biz, milli mücadele de şehit olmuş atalarımızın torunları olmakla övünecek miyiz bir de utanmadan!! Yoksa AB ye üye olabilmek uğruna karatahtanın üzerinde ki Atamızın resmini indiriverecek miyiz, haysiyetsizliğin son perdesi olarak!!

 

Aslı Kafkas Işıldar  06/12/2007

30/11/2007

EMANET YAŞAMLAR

 

 

Arkadaşlarımla koşuşuyorduk yine her öğlen yemeğinde olduğu gibi, zaman nasıl da çabuk geçiyor dedik, bak yine Cuma geldi, geçen Cuma öğle yemeğinde ciğer vardı, sanki dün yemişiz gibi hissettik.  Ve konu konuyu açtı…

 

Günlerin ne büyük bir hızla ilerlediğini izlediğim dizilerden anlıyorum, bir dizi biterken ve heyecanlı bir yerde kalmışsa “ooff nasıl geçecek şimdi bir hafta” diyorum, hoop bir de bakmışım ki beklenen hafta gelmiş ve ben televizyon başındayım. Pazartesi günleri yayınlanan bir dizide oğluna kavuşamayan babanın dramına şahitlik ederken, Salı günü yayınlanan diğer dizide de simsiyah! bir gece için ödenen rakamın ve kişilerin üzerinde hala devam eden buhranın etkilerini izliyor ve o muhteşem İstanbul manzaralarına dalıp gidiyorum, Çarşamba günleri ise, çınar gibi bir ailenin nasıl büyük şehir keşmekeşinde eriyip değerlerini kaybettiğine tanık oluyor, içim sızlasa da bir sonraki hafta acaba başlarına ne gelecek diye merakımdan yine televizyonun başına geçiyorum, Perşembe günleri nadas! Henüz dikkatimi çeken bir dizi olmadı, cumaları ise önce sevimli dünürleri izliyor haftanın stresini atıyorum sonrada seksenli yıllara dönüp çocukluğumu anımsıyorum… Şayet sizlerde benim gibi son zamanlarda televizyon başına çakılmış vaziyette yaşıyorsanız bahsettiğim tüm dizilerin adlarını da ezbere biliyorsunuzdur.

 

Gündüz iş yerinde bilgisayar başında, akşam ise televizyon başında harcadığım zamanlar, merak ediyorum acaba ne zaman radyasyon etkisinin bedenimde yarattığı arızalarla bana geri dönecek!  Bir de şu açıdan bakıyorum, Salı günleri yayınlanan dizide enfes İstanbul manzaralarını hayran hayran izlerken, dizide adı geçen kişilerin boğaz kenarında yürümesini izlemeyi , gerçekten boğaz kenarına inerek yürümeye tercih ediyorum. Demek ki ortada sakat ve kronikleşmiş bir durum söz konusu.  Başkalarının aşk yaşantısının ertesi gün öğle yemeğinde konu olması, “acaba ilişkilerinin ne olacağı” ile ilgili olarak gerçekten bir tanıdığımızın başına bir şey gelmiş de onun hayatının kritiğini yapıyor muşuz edası ile dillendirilmesi tuhaf gelmiyor mu? Evet geliyor ve yine de yapıyoruz.!

 

Yaz tatilinde bir hayli kitap okudum , yaz tatili diyorum yanlış anlamayın öğrenci değilim ancak diziler sezon tatiline girdiği için bir hayli tatil yapmış oldum, sosyal kimliğimi geri kazandım, eşimle beraber boğaz kenarında çimenlerin üzerinde akşam yemeği yedik, dizilerden bana kalan zamanda çeşit çeşit kitaplar okudum. Bilgim görgüm arttı mı tartışılır! Ama nefes aldığım bir gerçek, silkelendim, kendime geldim, sanki çerçevesinin dışına fırlayıvermiş bir resim gibi, hapsolmuş olduğum çerçeveyi gördüm ve kendimi oraya sıkıştırmış olmaktan duyduğum rahatsızlık ile yeni sezonda bir daha dizilere takılmayacağımı kendime söyledim. Ne mi yapacaktım? Spor! Başta olmak üzere  eskiye göre hantallaşan vücudumu eskiden bana ait olan haline geri dönderecektim, kim bilir bu belki beni  simsiyah gecenin ardından, sonlarının ne olacağını düşünürken barışıveren iki sevgilinin başına gelenlerden daha mutlu edecekti. Kitap!okuyacaktım, tıpkı yaz tatilde olduğu gibi. Ya da sosyal çevreme, bir Cuma iş çıkışında “haydi hoppa bugün cumaaa” diye koşarak kavuşacaktım. Ama hiçbiri olmadı, hala iş çıkışı eve gidiyor kim eve erken gittiyse yemeği yapıyor, yemek yendikten sonra günün yorgunluğunun rehaveti üzerimize çöküp hele bir de çay demlenmişse ayaklarımı pufa uzattıktan sonra, karşımda ki o koca ekranda bana ait olmayan ikinci yaşantım başlıyor.  Sanal da olsa, ata biniyor, boğazda tekne gezintisi  yapıyor,  koşuyor, ağlıyor, aşık olup ayrılıyor, yeni dünyalar keşfediyor, yüzüyor, aldatıyor, aldanıyor, arkadaşlarımla piknik yapıyor, kısacası yaşamaya devam ediyor, saat onbir civarında da televizyonun düğmesine basıp , sabah yeni bir güne başlamanın ve başıma geleceklerin heyecanı ile yastığa başımı koyuyorum.

Evet, tüm bunlar sizlere tanıdık geldi mi acaba? Henüz hiçbir şey için geç değil. Kıralım şu zincirlerimizi ve öğle yemeklerinde onun bunun hayatını konuşuyor olmayalım, akşam yapacak olduğumuz etkinliği planlayalım.

 

Yine bir dizide şöyle bir cümle geçmişti “adam özgür, sizler gibi evinin duvarına, arkasında bir orman olan göl resmini koymuyor, adam karavanını bir gölün kenarına çekmiş , oradan göl ve ormanı izliyor”. Arkadaşlar karavanlarımızı göl kenarına çekmenin vakti geldi sanırım.

 

 

Aslı Kafkas Işıldar  30/11/2007

 

16/11/2007

ANI

Naftalin kokan masa örtüsüydü çocukluğum,

Alacakaranlıkta sokaktan bir akşam yemeği öncesi ve bir oyun sonrası çağırılan ,

Seksenaltı yılında challenger uzay mekiğine döktüğüm göz yaşları,

Babaannemin gözlerimin önünde vefatı,

Akşamları içilen çay ve sobada közlenen kestane, yalan rüzgarını izleme telaşı,

Terli, pis ve hatta toz toprak kokan şortum ve babamın sigara paketiydi…

 

 

23/10/2007

....

KIZLARI DA ALIN ASKERE